Türkiye'nin duygu durumu

Mustafa Can

Türkiye’nin duygusal durumu beş on yılda bir değişiyor.

Hayata bakışı, aşkları, kızgınlıkları, insani ilişkilerin biçimleri… Geçmiş Gazete’yi hazırlarken ilk fark ettiğim şeylerden biriydi bu durum. Önceleri, gelişen bir Türkiye’nin değişen duyguları olduğunu düşünüyordum ama şimdi fark ediyorum ki bu sadece bir ergen gibi kendi içinde devamlı çelişen bir Türkiye’nin denetleyemediğimiz dalgalanmaları.

1930’lu yıllar Türkiye’si, Batılılar gibi şehirleşme kararı alan ama henüz buna hiç hazır olmayan bir ülke; iç çamaşırının ölçüsünden yolda sağdan gidip soldan gelineceğine kadar birçok yeni kural konuyor ve şaşırtıcı olan yeni kurallarla yaşama konusundaki çabası ile halkın kendisi. Bir gün gazetelere bakıyorsunuz; yere tükürme vatandaş diye bir afiş var (bunu sağ elini slogan atar gibi savaya kaldırmış bir kadın söylüyor!). Başka bir gün bakıyorsunuz artık eski kıyafetlerle tramvaya binilmeyecek diye bir haber... Yeni kuralları önce duyup çabuk kavrayan, biraz geri kalan herkesi cahillikle suçluyor. Bu böyle bir devridaimle devam ediyor. Atatürk’ün henüz yaşadığı ve devrimin dinamizminin onunla beraber enerjisini hiç yitirmeden sürdüğü dönemler. Türkiye korkusuz, Türkiye kararlı, Türkiye gururlu…

1940’lı yıllar ikinci dünya savaşının gerginliği ile beraber başlıyor. Bu gerginlik hiç konuşulmadan sanki bir an sonra büyük bir patlama bekliyormuşçasına herkesi sindirmiş. Gazeteler, renksiz ve Avrupa’nın nereleri olduğunu tam da kestiremediğimiz bölgelerinden fotoğrafsız detaylı haberler veriyor. Bu dönemim Türkiye’si fakir ama gururlu tanımını hak ettiği zamanlar. Dünyanın hiçbir ülkesiyle mecburi bir ilişkimiz yok, hiçbir ülkeye gebe değiliz. Ama bir o kadar da yoksul, bir o kadar da fakir, yaşadığımız dönemler. O kadar yoksuluz ki ve Türkiye’de o kadar çok şey yok ki, Habeş kralının hediye getirdiği bir çuval kahveyi kimin içeceği gazetelerin önemli konusu olabiliyor (meclis kararıyla 200 gramlık paketler halinde Türkiye’nin kahvehanelerine dağıtılıyor). Gazetelerin yıl sonlarında “Bu yıl sadece 54 cinayet işlendi.” diye haber yapabildiği yıllar (sayı doğrudur bu arada). Bu dönemin gazetelerinde Amerikan sineması haberlerinden çok 50 yıl sonrasında dünyanın nasıl bir yer olacağının tasarıları var ve biz hepsinde uçuyoruz, uçuyoruz, uçuyoruz.

1950’li yıllarda Menderes’le beraber fakir ama gururlu Türkiye, gururu bir yana bırakıp komünizmden korkmaya, Amerika’nın yanında yer almaya karar veriyor. Bu dönemler komünizmin bir tür satanizm gibi bir şey olduğunu sandığımız ya da sanmamızın istendiği zamanlar ve komünistler geceleri çok korkutucu çok çirkin bir şeyler yapıyorlar. Biz ne yapıyorlar da bu kadar korkunçlar diye anlamaya çalışırken, NATO henüz bizim üyeliğimizi onaylamadan, biz Kore savaşında komünistlere karşı savaşmaya başlıyoruz bile. Bu dönemde henüz bizim şimdiki bildiğimiz anlamda bir milliyetçiliğimiz oturmamış henüz. Biz, biz olmayı seviyoruz ama sadece Türk olduğumuz için değil biraz da sadece insan olduğumuz, içimizdeki sevgiyi koşulsuz hissedebildiğimiz için. İnsan olduğunu gösterebilen biraz samimi tüm insanları da aynı hızda sevebiliyoruz. Artık yavaş yavaş Hulusi Kentmen modeli de olsa zenginlerimiz oluşmaya başlıyor. Gazetelerde ünlü Amerikan artistlerinin modasının ve bu artistlerin geçen yıl neler yaptıklarının (henüz günlük ya da haftalık takip edecek kadar hızlı değiliz) haberlerini okuyabiliyoruz. Baba çalışır, anne ev işlerini yapar, çocuklar ders çalışır ve büyüklerine yardım eder biçiminde fotoğraflı toplum mühendisliği çalışmalarının ilk örnekleri de; Sirkeci’nin ortasında birkaç binayı patlatarak onlarca kişinin ölmesine neden olacak kazaların ilk örnekleri de bu dönemde başlıyor (Yıllar sonra öğreniyoruz ki kız kardeşinin evli bir adamla ilişkisini öğrenen bir abi patlatmış depodaki dinamitleri!). Gazetelerin “Ve nihayet hidrojen bombası” diyerek hidrojen bombasının keşfini mutluluk verici bir biçimde duyurduğu zamanlar. Marshall yardımı, süt tozu, sutyen, prefabrik ev, kola ve -özünde zengin ve fakir diye başlayıp birçok şeyle devam eden- ayrımcılıkla ilk defa bu dönemde karşılaşıyoruz. Ve nedendir bilinmez hepsini seviyoruz.

Türkiye 1960’lı yıllara biraz darbenin biraz da dünyada gelişen 60’lar ruhunun etkisiyle bir enerjik başlıyor. Amerika’dan Avrupa’dan yola çıkıp çoğunluğu otostopla Hindistan’a giden hippilerle tanışıyoruz bu yıllarda. Bitliler mitliler ama yine de biraz seviyoruz onları. Hala kalkınma hızımızın yüksek olduğu dönemler. Özgür ruhumuzu müzikte, modada, resimde, yaşam tarzında gittikçe daha batılı biçimde tarif etmenin yollarını arıyoruz. Üretimlerimizin büyük bölümü batıdan arak ama olsun, tüm öğrenmeler taklitle başlamıyor mu? 1960’lar komünizmle ilk defa kanlı canlı insan olarak hem de sevebileceğimiz bir insan olarak karşılaştığımız, “Tamam banka soyuyorlar ama devlet bankalarını soymuyorlar ki...” diye de savunduğumuz zamanlar. Birilerinin bizim üzerimizden bir oyun oynadığını ufaktan seziyor ama ne olduğunu tam da anlayamıyoruz. Ötekileşmenin, farklılaşmanın artık bir adı, bir yönü var: Sağ ve sol... Yakın Türkiye tarihi, bir köşe yazısına göre uzun olmaya başladı. Yarın, 1970’li yıllardan günümüze…