Dış Türkler ve Atatürk

Nilüfer Yalçın

Dış Türkler sorunu gibi çok yönlü ve geniş kapsamlı bir konuda son söyleşimize başlarken, Bilkent Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler öğretim üyesi olan Prof. Ali Karaosmanoğlu’nun, bu soruna bu denli geniş bir perspektifle yanaşacağını, daha önceki görüşmelerde ortaya atılan fikirlerden bir hayli değişik görüşleri çok net çizgilerle açıklayacağını bilmiyordum. Bu bakımdan, bu yazı dizisini Prof. Karaosmanoğlu ile yaptığımız mülakatla noktalarken, dış Türklerin, özellikle geleceğie yönelik durumları ve Türkiye’nin bunlara yaklaşımı açısından, farklı değerlendirmeleri yansıtabileceğim için memnunum. 

Örneğin, Prof. Karaosmanoğlu, Cumhuriyet döneminde dış Türkler sorununa karşı yönetimlerin fazla ilgi göstermedikleri, bu yüzden stratejik avantaj elde etmek için bu konuyu kullanmadıkları görüşünü doğruluyor, bunun nedenlerini de şu ilginç gözleme bağlıyordu:

“Cumhuriyet’in dış politikası Osmanlılardan iki önemli gelenek devralmıştır: bunlardan birincisi, politikanın Batı’ya yönelik olmasıdır. İmparatorluğun yükselme ve duraklama dönemlerinde, Batı’da nüfuz sahibi olmak hedefi, uzun vadeli bir perspektif içine oturtulmuştu. Bu yöneliş, Türk dış politikasına geçmiş bir özelliktir. 

Fakat Osmanlı Devleti, duraklama döneminden sonra uzun vadeli stratejik perspektifini terk etmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle, karşılaştığı bunalımların üstesinden gelmek için, bir takım taktiklere ağırlık vermeye başlamıştır. Bu, gündelik sorunların üstesinden gelmeyi amaçlayan bir politikadır ve Cumhuriyet bunu da devralmıştır. Onun için dış Türklere böyle geniş bir stratejik perspektiften bakıp ilgilenme pek söz konusu olmamıştır. ” Bu değerlendirme, bir noktada, bugünkü dış politikamızın önemli bir eksikliğini ortaya koyuyor, dünya sorunlarına kısa vadeli çözümler ve yanıtlar bulmak çabalarında karşılaşılan güçlüklere de ışık tutuyordu. 

ASYA TÜRKLERİ

“Dış Türkler” tanımı yaparken, Orta Asya’da ve Kafkaslar’da yaşayan etnik Türklerin bu kapsama girdiğini kesin bir dille belirten Karaosmanoğlu bunları üç kategoriye ayırmaktadır. Birincisi Yunanistan ve Bulgaristan’da Osmanlılar döneminden beri yaşayan ve halen bu ülkelerde bulunan Türkler. Bunların hakları uluslar arası anlaşmalarla düzenlenmişti ve Cumhuriyet döneminde bu konu ilgiyle izlenmişti. 

İkinci kategori olarak “Kıbrıs Türkleri”ni gösteren strateji uzmanımız “1951’den beri Kıbrıs Türkleriyle yakından ilgilenen Türkiye, bunlara azınlık statüsünden öteye giden, geniş çerçevede insan haklarının da ötesinde bazı hakların tanınmasını sağlamıştır” diyordu. 

Üçüncü kategoriyi oluşturan Türkler ise, Osmanlı toprakları dışında ülkelerde yaşayan etnik Türkler idi ve Atatürk bunlarla da ilgilenmişti. “Bunlar Atatürk’ün zihnini meşgul eden bir konu olmuştur. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Türkiyat Enstitüsü gibi kurumların kurulması, Orta Asya’nın Türk tarihinde bir eksen haline getirilmesi, bu anlayışın bir sonucudur” diyordu Karaosmanoğlu ve ardından da şu teşhisi ekliyordu: 

“Ancak Atatürk’ten sonraki dönemde bu ilgi azalmıştır. Azerbaycan olayları ile tekrar güncelleşti.” Böylece Türk dış politikasına egemen olan “taktiklere dayalı yöntem”in bu konuya yaklaşımımızı nasıl yönlendirdiği de ortaya çıkıyordu. Azerbaycan’daki patlama olmasaydı, belki Kafkasya Türklüğüne karşı Türkiye’deki ilgi uyuklamamaya devam edecekti. 

Bu arada, Türkiye’nin dış Türklerle ilgililenmesini Pan-Türkizm yayılmacılığı olarak tanımlamanın mümkün olmadığına da işaret eden Karaosmanoğlu, “Ben kısa ya da uzun vadede Türkiye’den kaynaklanan bir Pan-Türkizm tehlikesi göremiyorum. Türk milleti ve siyasetle uğraşanlar, dış politikayı oluşturan Dışişleri Bakanlığı ve askerler, emperyalist emeller beslemeyecek kadar basiretlidir” inancını belirtiyor, yurt dışından yükselen spekülasyonları asılsız ve yersiz olarak nitelendiriyordu. Bu noktana daha önceki söyleşilerde yer alan görüşlerle aynı paraleldeydi. 

SSCB’nin gerçekten çözülme sürecine girip girmediği, girdiyse bunun ne gibi sonuçlar doğuracağı, bu arada Türk cumhuriyetlerinin bundan nasıl etkileneceği sorularına yanıt ararken, Prof. Karaosmanoğlu konuya çok değişik bir açıdan yaklaştı ve asıl önemli noktaya şöyle parmak bastı: 

“SSCB’de çözlümle sürecinin başladığına şüphe yok. Bunun sonunda, Rusya’nın daha küçük bir parça üstünde, fakat gene dünyanın en güçlü devletlerinden biri olarak yaşama devam edeceğini söyleyebiliriz. 

Gene bu süreç sonunda Sovyet yönetimindeki değişik milletlerin bağımsızlığa kavuşacağını söylemek yanlış olmaz. 

Asıl mesele, başlamış olan bu sürecin ne zaman tamamlanacağı ve sounçları ne zaman vereceğidir. Bunu tahmin etmek çok güç…

İkinci güçlük de bu sürecin nasıl cereyan edeceği… Türkiye’nin dış politika planlaması bakımından asıl önemli olan nokta budur. Çünkü Sovyetler hem konvasiyonel, hem nükleer silahlar bakımından hala en güçlü iki ülkeden biri. Bu demokratikleşme süreci cereyan ederken elindeki gücü kullanacak mı, nasıl kullanacak? Bunları bilmiyoruz. Dış politika planlamasında bu belirsizliğin dikkat alınması zorunludur.”

SSCB’nin son birkaç ayda merkezden kopma çabalarına girişen cumhuriyetlere yönelik davranışları, Azerbaycan’a ordu müdahalesini kanlı şekilde gerçekleştirirken, Litvan’ya karşı askeri gösterilerle psikolojik savaşa girmesi, Karaosmanoğlu’nun teşhislerinin ne denli yerinde olduğunu kanıtlıyordu. 

 

TÜRKLERİN BAĞIMSIZLIK ÇABALARI

SSCB’deki  Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlık mücadelelerinde kan dökülmeden başarıya ulaşmaları için Türkiye nasıl bir yöntem uygulayabilirdi? Konuya yaklaşımı ne olmalıydı?

Bu soruya bundan önce aldığım yanıtlar, Türkiye’nin bu konuda yapabileceği fazla bir şey olmadığı.

SSCB’nin içişlerine karışmaması gerektiği, Türklerle sadece kültürel ve ticari alanlardaki ilişkileri, Moskova’nın koyduğu sınırlar içinde geliştirilebileceği, mümkünse bu kanaldan çalışarak Türk lobileri oluşturabileceği şeklindeki eğilimleri yansıtıyordu. Türkiye, bu savaşıma “İnsan Kaynakları ve Dekolonizasyon” açısından doğrudan yaklaşabilirdi.Şöyle diyordu uluslararası ilişkiler uzmanı:

“Bugün SSCB’deki milliyetler bakımından insan hakları sorunu var. Ve SSCB’deki çözülme süreci, aynı zamanda dekolonizasyon sürecidir… Türkiye bu noktayı vurgulayarak soruna yaklaşabilir ve bunun bir insan hakları sorunu olduğunu, çok dostane bir şekilde hem SSCB’ye hem Batılı müttefiklerine anlatmaya çalışabilir”

Soru: “Türkiye bunu şimdiye kadar yapmadı. Neden?”

Yanıt: “Hayır, yapmadı. ‘Meselenin tamamen dışındayım’ politikasını yani hiçbir şey yapmamayı tercih etti.”

Soru: “Azerbaycan konusunda Türkiye’de bir hareketlenme oldu ama?”

Yanıt: “Kamuoyunda ve basında oldu”

Soru: “Hükümet, bir keresinde, Dışişleri Bakanı’nın ağzından, AGİK sürecine atıfta bulundu. Türkiye bu tutumunu deam ettirmeli mi sizce?”

Yanıt: “Böyle bir tutum içine girilebilir, ancak bunun derecesine ve diplomatik üslubunu tayin etmek de çok önemli…”

İrdelenmesi gereken konulardan biri de, SSCB’deki Türk toplumlarının, Türkiye’nin stratejik ağırlığına olumlu etki yapmayacakları sorusuydu. Prof. Karaosmanoğlu’na göre, Türkiye’nin son değişimler yüzünden stratejik önemini yitirmekte olduğu kanısı tamamen yanlıştı. Bu görünüşünü şu gerçeklere dayandırıyordu:

“Türkiye daima önemli roller oynayabilecek konumda ve potansiyeldedir. Bunun çeşitli nedenleri var. Bir kere coğrafya çok önemli…Fakat bunun dışında 50-60 milyonluk bir ‘Dış Türkler’ arasında dil, din, kültür, bağları çok önemli bir stratejik potansiyel yaratıyor. Ayrıca 2000 yıllarında Ortadoğu’da petrol önemini atıracak… Hem SSCB, hem Batı bu petrole muhtaçtır. Türkiye bu fırsatları iyi kullanırsa, stratejik önemi de artar”

LAİKLİK VE DEMOKRASİNİN AVANTAJLARI

Prof. Karaosmanoğlu, Türkiye’nin SSCB’deki Türk cumhuriyetleri için stratejik önemini, laik devlet düzenine, demokratik rejimine ve açık Pazar ekonomisine sahip olmasına bağlıyor ve şu gözlemini dile getiriyordu:

“Bu özellikleriyle Türkiye Orta Asya’da yaşayan pek çok insan için emsal oluşturacak. Türkiye bu gücü kullanabilir.”

Bu teşhis ve tespitlerde iki strateji uzmanı –Duygu Sezer ile Karaosmanoğlu- birbirinden çok farklı düşünceler taşımaktaydılar. Sezer’in daha kuşkucu tanımlamalarına karşı, Karaosmanoğlu genelde çok daha kesin sonuçları öngören politikaları savunuyordu

YENİ BİR STRATEJİ OLUŞTURMAMIZ MÜMKÜN MÜ?

Prpf. Karaosmanoğlu, tüm bu değişiklikler karşısında Türkiye’nin yeni bir dış politika stratejisi çizmesinin “zamanı geldiğini” söyledikten hemen sonra “ Ama sorun şu: Bu yapılabilir mi?” sorusunu ortaya atıyor, Türkiye’nin önünde bu konuda üç engel bulunduğunu şöyle açıklıyordu:

“Yeni strateji oluşturmada üç engel var. Biri zihniyet meselesi… Yani günlük kararlarla, taktiklerle sorunların üstesinden gelme alışkanlığı…Bu zihniyetin aşılması bana biraz zor gibi geliyor.

İkinci engel şu: Türkiye kendi bölgesindeki toplumları yani Balkanlar, SSCB, Ortadoğu ile Orta Asya’yı kastediyorum, buraları iyi tanıması lazım.Bunun için istihbarata ihtiyaç var. Eğer o bölgenin tarihini sosyolojisini bilmiyorsak, değerlendirme yapamayız, siyasi nüfuz sahibi olamayız. Bunun bir an önce aşılması lazım…

Üçüncü engel ise Türkiye’nin ekonomik büyümeyi hızlandıramamış olmasıdır…Türkiye’de ekonomik  istikrarsızlık devam ettiği sürece, ekonomik büyümeistikrarlı bir momentum kazanmadıkça, bu bölgelerde siyasi açıdan etkin olmamız son derece zordur, sınırlı kalır.”

Bir haftalık bu röportaj dizisini burada noktalarken, dış Türkler konusunda siyası liderlerin ve bilim adamlarının ortaya attıkları görüş ve teşhislerde ilke olarak birbirlerinden çok farklı tutumlar sergilemedikleri, ancak sorunlara yaklaşımlarında ve takınılacak tavırlar açısından değişik, ilginç tahlillerde bulundukları sonucuna varabiliriz sanıorum. Bu da, dış Türkler sorununa yönelik bir devlet politikasının oluşturulması gereğini vurgulayan bir olgu bence…